Antik DNA ile İlgili Sorun: Genomik Bilimle Geçmişin Hikâyelerini Anlatmak
- A.

- 14 Ara 2025
- 2 dakikada okunur
Güncelleme tarihi: 23 Oca
The Trouble with Ancient DNA kitabının yazarı İsveç, Umea Üniversitesinden arkeolog Anna Källén, Bir Viking savaşçısının kadın olduğunun DNA analizi ile kanıtlanması haberi üzerine bu alana ilgi duymaya başlıyor ve bir yandan DNA araştırmasının retoriği ve gerçekliği üzerine sorgulama yaparken diğer taraftan bu genetik biliminin arkeoloji ile kesişiminin sonuçlarını merak ediyor.
Anna Källén 19.yüzyıl sonu ve 20.yüzyıl başlarında tarih öncesi anlatıların aslında dönemin amacına ve durumuna göre kullanıldığını belirtiyor. Yani tarih öncesi dönemleri yazarken adına modern dediğimiz ilgili yüzyılların aile yapısını sosyal ve iktisadi anlamda şekillendirmek için geçmişi bugüne uyarladığımız ve genetik olarak belirlenmiş atalar fikrinin bile ulus devletler kavramı gibi modern bir icada hizmet ettiği konusunda bizleri uyarıyor.

Källén bu kitabı ile antik DNA bulguları üzerinden yürütülen çalışmaların kontrol dışı hikaye yazımına sebep olabildiği, popüler medyanın ve bazı araştırmacıların, genetik analizlerden elde edilen verileri bugünün anlatılarına hizmet eden çarpıtılmış bir hikayeye dönüştürebildiği hususunda eleştiride bulunuyor. DNA analizinin fiziksel özelliklerimiz ve genetik yatkınlıklarımız hakkında bilgi ortaya çıkarabileceğinin ancak bu çalışmaların tüm anlatılmak istenen hikayenin çok küçük bir parçasını oluşturduğu gerçeği ile yüzleşmemiz gerektiğini söylüyor. Anna Källén'in kitabına devam etmeden önce bazı çalışmaları hatırlamanın kitabın anlaşılmasında daha doğrusu kitabın ne doğrultuda olduğunu açıklamada yol gösterebileceğini düşünüyorum.
Claude Lévi-Strauss'in 1955 yılında basımını yaptığı Hüzünlü Dönenceler kitabında, Güney Amerika'da yaşayanların ( Brezilya yerli toplulukları ve Amazon kültürleri) hayatına ilişkin tespitlerini okuduğumuzda yerliler olarak bilinen insanlar hakkında önceden anlatılagelen olayların ve hikayelerin aslında çok yüzeysel olduğunu ve bu anlatımı yapanların gerçek kültürü değiştirme çabasında odluğunu öğrenebiliyoruz. Amerika bölgesindeki uygarlıkların ve kavimlerin 1500'lü yıllardan itibaren maruz kaldığı işgal, soykırım ve 18.yüzyıl itibariyle sosyal hayatlarının da zorlama bir yöntemle değiştirilmesi neticesinde medeniyetlerini hakkında bize net bir bilgi bırakamadan kaybolmasına neden olmuştur. 1974 yılında Campbell'in Mitsel İmge kitabı ile birlikte Amerika bölgesindeki uygarlıkların kültürel, edebi ve psikolojik yönleri tekrar analiz edildiğinde kadim uygarlıklara olan bakışımızı yani Aztek ve Maya uygarlığının hikayesi anlatılandan çok farklı bir yönde tekrar değişmiştir.

Çalışmalara bu yönde baktığımızda dahi sürekli hikayesi yenilenen kadim uygarlıklar görebiliyoruz. İşte bu noktada Anna Källén geçmişi ortaya çıkarmadaki DNA verilerinin gücünü kabul ediyor ancak sadece genetik verilere aşırı güvenerek gerçek olabilecek hikayenin çok dışına çıkılmaması gerektiği konusunda bilimsel çalışmalar ile uyarıda bulunuyor.

Kitap dört ana bölümden oluşuyor. Birinci olarak antik dönem incelenirken DNA molekülünün neler yapabileceği ve yapamayacağını konusunda temel bir bilgi sağlıyor. Açıkça elde edilen parçalardan mevcut moleküler antropoloji (genetik antropoloji) ile oluşturabilecek şemanın sınırları çiziliyor. İkinci bölümde DNA'ya ilişkin yeni çalışmalar doğrultusunda tarih öncesi göçün hikayeleri anlatılıyor.

Üçüncü bölümde ise tamamen genetik çalışmalar üzerinden geçmiş ve günümüz insanlarını sosyal ve politik sonuçlar ile nasıl birbirine bağlandığı araştırılıyor ve son bölümde ise mezolitik çağ olarak bilinen dönemde yaşadığı iddia edilen Britanyalı Cheddar köyü yakınlarında bir mağarada bulunan adamın hikayesini okuyoruz.



Yorumlar