Sihirli Tiyatro Herkes Giremez Herkes için değil, Yanlızca Kaçıklar için.
- A.

- 6 Ara 2025
- 4 dakikada okunur
Güncelleme tarihi: 22 Oca

Bir yolculuk esnasında tanıştığım bir arkadaşın Hermen Hesse’nin Bozkırkurdu kitabını önermesi ile buraya geldim. Esasında bu yazarımızla ilk defa tanışmıyordum. Çok uzun zaman önce hatta yazı içeriklerini hatırlamayacak kadar önce Narziss ve Goldmund ve Klein und Wagner okumuştum. Hermen Hesse denildiğinde hiçbir şey hatırlamadığımı sadece kitapları o zaman okuduğum da çok beğendiğimi anımsadım. Maalesef o zaman diye yazıyorum fakat o tarihi de hatırlamıyorum, sanırım 2012 olmalı diye orta uzunluk bir tarih belirtmekle (tahmin etmek) yetineceğim. Bozkırkurdunu bitirmem ile birlikte çok beğendiğimi sizlere itiraf etmeliyim. Dürüst olmak gerekirse roman okumayalı neredeyse 2 yıldan fazla oluyor. Açıkcası roman, mesafeli durmaya çalıştığım bir alan, en azından son 4-5 yıldır bu böyle oldu. Son yıllarda başkasının deneyimlerinden ziyade bana en yakınların ortalamasını almanın daha iyi bir fikir olduğuna inanıyorum hatta bunu size de tavsiye ediyorum. Bazen de çoğunlukça önemsiz sayılabilen kitapları/romanları okumaya çalışıyorum. En çok satan olmayan hatta çok az satışı olan bazen ise tesadüf eski kitapçılarda karşılaştığım sizce önemsiz kitaplar benim için daha önemli olabiliyor. Biliyorsunuz bu tarz kitaplar dükkanlarının ön saflarında evden atılan eşyalar gibi bekletiliyor. Fiyatları da genellikle çok uygun oluyor ayrıca isimlerini internette de arattığınızda pek bir bilgi de olmuyor ya da sadece yazara ilişkin kısa bir bilgi. Çünkü onlar daha önemlilerdir.
Konumuza dönersek Bozkırkurdu’nu bir roman olmaktan ziyade şifreli bir otobiyografi olarak gördüm; aynı zamanda mistik deneyim seviyelerinin paylaşıldığı dışarıya açık gibi gözüken kapalı bir oturumdu diyebilirim. Kitabı bitirdikten sonra ben ne anladım, o ne anladı, sen ne anladın ve onlar ne anladı gibi bir araştırma yapma gereği duydum. Hem kendi dilimde hem de farklı dillerde yazılan eleştirileri okudum. Fark ettim ki ben, sen, o ve sizler birbirimize biraz benzesek de hepimiz başka bir şey anlamışız. Aslında bu algı farklılığı hayatın öz bir gizemidir. Tüm yollar tek bir yere yönelir, biz her nereye yönelirsek yönelelim. Ancak nihai birliğe giden yolda herkes farklı derecede ve farklı bir yoldan geliyor diye anlıyorum. Bu geçmiş anlatımlardan farklı çıkarımlar yapmak sadece edebiyata da özgü bir durum değildir. Din ve tarih yazılarını da bu doğrultuda görülebiliriz. Örneğin herkesin kabul ettiği Platon farklıdır. Herkesin öğrendiği Buda da öyle. Ve ya ülkelerin kuruluş tarihleri de böyledir. Hatta İslam dini ve diğer inanışlar da bile aynı metinlerin hem algılanışı hem de uygulanışında çok farklı grupların ortaya çıktığını görüyoruz. Birçoğumuzun hakikat arayışındaki bir araya getirememe zorluğu ve neden olduğu çılgınlık hisleri sanırım biraz da bundan kaynaklı oluyor. Sorgulamaya yeni başlayanlar için özetlemek istersek, Müslümanlar Hindular, Müslümanlar Müslümanlar, Katolikler Protestanlar, Şintocular ile Budistler, İslamcılar Yahudiler, Sünniler Şiiler, Cizvitler Dominikenler, Chunangzu karşı Taocular, Calvinciler Lutherciler, Anti Siyonistlere karşı liberal Yahudiler, Amishlere karşı Mormonlar, Yedinci Gün Advenistlere karşı Yehova Şahitleri, Tapınakçılar, Masonlar, Scientoloji müritleri derken… sanırım bunu sayamıyoruz. Gözlemlediğim kadarıyla giderek artıyor ve kendi içinde daha çok çeşitleniyor kimi zaman birleşiyor gibi gözükse de esasında aynı bilgiye kodlanmış hücreler olmasına rağmen sürekli bölünmek istiyor. Sanırım insan dünyaya bakan yüzünde yağmurlu havada ıslanmamak için kendini kandırıyor ve bir yapıya sorgusuz dahil oluyor gibi gözüküyor. Kur’an bize başından beri tek dinin İslam olduğunu bildirir ve bunu bizler kabul ediyoruz ama bu İslamcılık değildir ya da mezhep ayrımcılığı da değildir. Bir misyoner gibi karşılaştırma da değildir. Başından sonuna peygamberlerin ve uyarıcıların ayırt edilmediği ve diğer coğrafyalardaki yaşayışların da kendi şartlarında kabul edildiği bir durumu ifade ediyor. Konu burada kalsın. Ne olduğunu anlamak için yeni başlayanlar sizleri böyle renkli ve kandırmalı bir yol bekliyor bunu görmeniz için yazdım.

Hermen Hesse’nin olgunluk/hakikat arayışını kendi yaşadığı dönemin dışına çıkartarak onu Vedalar (Vedik) döneminde de değerlendirebiliriz ya da ortaçağın herhangi bir dönemine de götürebiliriz hatta bugüne de getirebiliriz. Nereye götürsek götürelim Herman Hesse ne istediğini ve ne ile karşılaştığını bilen ve çelişkisi oluşturmayan sistemli bir yolcudur. Çünkü kurt bir kere insan olmanın ne denli güzel olabileceğini görmüştür ve üzüntüsü vazgeçemediği kurt olan kendisidir. Bazı kabalistler insan yüzünün dört değişkeni olduğunu kabul ederler. Aslan, öküz, kartal ve insan. Öküz terk edilen umudu kalmayan olarak görülürken aslan geri dönebilen hatadan ders alan olarak simgelenmiştir. Kurt da bunların arasındadır diyebiliriz. Hepimizin özellikle de benim de arzu ettiğim yüz ifadesi tabiki insan olabilmektir çabamız budur.
Benim gördüğüm ve anladığım Hesse, aslında kitabın başında, sonunu yazan hatta sondan biraz önceyi ve daha sonrasında sondan biraz öncesinden biraz sonrasını ve ilk baştaki yolculuğu hepsini birden bir mektup aracılığı ile yazıp bitirmiştir. Gördüğü sistemi ve hayatın ne olduğunu roman içindeki bir mektuba yazdıktan sonra tekrar roman yazmaya devam etmiş gibi gözükmektedir. Bozkırkurdu budur. O yontulmamış insanları yazarken sadece biraz yontulmanın da kendisine yetmediğini çünkü çok daha derini gördükten sonra kaba bir taş olarak kalamayacağı gerçeği ile hüzünlü bir şekilde tanışabilmiştir. Çünkü sadece kaçıkların girdiği kapıdan girmiştir ve devam edip çıktığında hikayesinin içeride/kendisinde olduğunu da bilmektedir.
Yaşadığımız bu hayatın içinde, halinden öylesine memnun, öylesine küçük burjuva havası esen, öylesine ruhsuz bu zamanın ortasında, bu mimari yapıtlarının, bu mağazaların, bu politikanın, bu insanların manzarası karşısında altından yolu ele geçirmek öylesine zor ki!
Yolunu şaşırmış bulunduğu çevreye akıl erdiremeyen bir hayvan da olsam, içimde bir şey vardı yanıt veren, uzaktaki ve yüksekteki dünyaların yolladığı çağrıları alan bir şey vardı, beynimde binlerce görüntü üst üste yığılmış duruyordu.
Not: Evet bu bu haftayı Bozkırkurdu ile bitiriyorum. Görsellleri gene konuya uygun olarak AI ile birlikte çalıştık. Kapak fotoğrafı bir arkadaşımın kendi kitaplığında bulunan ve yatağının üzerine koyarak sergilediği kitaplardan oluşmuştur. Kitap kapaklarının bazıları Rüzgar Gibi Geçti, Yalan Rüzgarı gibi filmlerinin etkisinde kalmış gibi görünüyor ancak bu önemli değil biz yazarımızı tanıyoruz. Evet bilinen zamanımızla 2025’i bitirmek üzereyiz ve gerçeklerin her geçen gün daha çok simüle edildiği ve sürecin pek de iyi gitmediği görebiliyoruz ve bu doğrultuda bu tarz kitapları önemsiyorum ve anlaşılmasını umuyorum.



👍